Romandın… Gözlerin satır başındı…

Romandın… Gözlerin satır başındı…
12 yaşındayım…
Daha bu yaşta ticareti öğreniyorum. Zekeriya Ağabey, kapı komşumuz Billur Abla’ya aşık. Yazdığı mektupları bir şişe kola karşılığı Billur Abla’ya götürüyorum. Yine bir iş günü:
– Tayfun hadi bakalım kap şunu yetiştir ablana.
– Olmaz!
– Haydaaa neden oğlum? Bak kolan hazır.
– Ben artık kola istemiyorum.
– E ne istiyorsun peki?
– Kadın memesi görmek istiyorum.
– Çüş oğlum! Daha bu yaşta… Hem nereden bulayım sana kadın memesi, ben bile daha görmedim ulan.
– Sendeki kasetlerde varmış. Onlardan bir tane verirsen izlemem için, götürürüm mektubu.
– Vay salata seni. Daha bu yaşta böyleysen kızlar yandı.
– …
– Tamam tamam. Bak yakalanırsan benden aldığını söylemek yok ama. Akşama getiririm.
Bu kez mektubu daha hızlı götürüyorum. Kollarımı iki yana açıp uçak oluyorum.
Kaset artık elimde. Eve gidiyorum. Neredeyse elli kilo gelen VHS videomuzu açıyorum. Tam kaseti koyacağım annemin sesini duyuyorum:
– Hemen kaybol. Odandan çıkma sakın. Aynur Ablanlar bize geliyormuş.
Aynur Ablalar dediği, 5 çarşaflı kadın. Beşi bir yerde gibi her yere birlikte gidiyorlar, ne 4’e iniyorlar ne 6’ya çıkıyorlar. Kaseti odadaki çekmeceye koyuyorum. Çay faslı bitince annem odaya giriyor. Çekmeceyi açıyor. Amacı ablamın nişanını Aynur Ablalara izlettirmek ama benim kaseti alıyor. Daha 12 yaşındayım, bütün hayatımı ancak kısa film yapıp gözümün önünden geçiriyorum. Annemin elinde giden kasete baka kalıyorum. Bir idam mahkumu gibi sonumu bekliyorum. Televizyonumuz National marka, siyah beyaz. Önce ses geliyor, 3 dakika sonra görüntü. Annemin konuşmalarını duyuyorum:
– O akşam Osman Amcanız coştu ki ne coştu.
Annem babamın nişanda ne kadar oynadığından bahsediyor, ama sahneler onu göstermeyecek. Kulaklarımı dört açmış, bekliyorum.
– Be adam dur diyorum durmuyor, dur diyorum durmuyor. Ne kendi duruyor ne beni bırakıyor. Korktum bir ara kalp krizi geçirecek diye.
Sonra kasetin seslerini duyuyorum. Hafif müzik, hafif iniltiler. Korkudan kasettekileri hayal bile edemiyorum. Annem anlatmaya devam ediyor, görüntüler henüz gelmemiş anlıyorum.
– Ne güç varmış yorulmak bilmedi o akşam.
Sonra sesler kesiliyor. Meraktan ölüyorum da kalkmaya cesaretim yok. Kapıyı açıyorum. Bacaklarım titriyor. Salona geçiyorum. Kadınlar yok. Annem televizyonun başında donmuş kalmış. Beni görüyor:
– Bana kahveden babanı çağır hemen.
Eyvah sopa geliyor hissediyorum. Ayaklarım bir ileri atıyorsa adımları, iki geriye geliyor. Babam evde. Ben koltukta başım önde oturuyorum.
– Be adam utanmıyor musun? Evli barklı adamsın bu kasetler ne?
Amanın! İhale babama kalıyor, üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum.
– Saçmalama yahu. Haberim bile yok.
– Hadi hadi hem yapıyorsun hem de yalan söylüyorsun.
Annem her zaman doğru konuşmayı öğretirdi ama ne yapayım can tatlı, susuyorum. Annemle göz göze geliyoruz, o yeşil gözleri alev topu.
– Kalk sende içeri gir kırmayayım kafanı. Yaşın kaç başın kaç. Bakma böyle şeylere ayıp!
İlk cinsel deneyimimin başarısızlığını bir kenara bırakıp, canımı kurtarmanın keyfine varıyorum. O beş kadını merak edenler için söyleyeyim; aradan 25 yıl geçti ve ben bırakın bizim evde görmeyi, aynı şehir sınırları içinde bile gördüğümü hatırlamıyorum. Öyle bir tövbe ediyorum ki Nasuh Tövbesi. 19 yaşına gelene kadar hiçbir dişiye, yan gözle bile bakmıyorum. 19 yaşında ilk aşık olduğum, annemden sonra ilk sevdiğim kadın. Özlem… Onu da can dostumun koynunda yakalıyorum…

Yıllar su gibi geçiyor. Büyüyorum. Annemin gözünde sıpalıktan, eşekliğe terfi ediyorum. Askerlik bitiyor, annem gelin derdinde. Ben kazığı yemişim korkuyorum ama annemi kıramıyorum. Kız istemeye gidiyoruz. Hatun ceylan gibi, beğeniyorum. Annem söze başlıyor, babam dururken o niye başladıysa hala bilmiyorum.
– Fikret, bizi bilirsin tanırsın. Biz de sizi bilir tanırız. Tayfun’un içkisi yok, kumarı yok, askerliğini de yaptı geldi. Şu kızı ver de gidelim. Fikret Ağabey gülümsüyor:
– Emine Abla sabahı bekleseydik, çok mu acil?
– Yoo yarın da olsa olur. Bizim bilelim yeter.
– Emine Abla bak ben seni severim, gerçekten çok severim ama Tayfun’a kız falan vermem.
Annem şaşkın, ben sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Soru dolu gözlerimiz Fikret Ağabey’de.
– Tayfun’un içkisi yok, kumarı yok. Bana damat olacak adam, benimle karşılıklı içecek. Her gece kahvede elli bir çevirecek. Kusura bakma.
Annem bana dönüyor:
– Elli bir biliyor musun?
– Yok, ama öğrenirim sanıyorum.
Aslında espri yapıyorum ama ciddiye alınıyorum
– Tamam Fikret öğrenirmiş. İçki olayı da kolay, içer birkaç kadeh ne yapalım.
Kızı vermiyorlar. Çıkıyoruz. Soruyorum:
– Anne içki günah değil mi? Neden öyle söyledin?
– Ah saf oğlum, bu bir trajedi ( strateji demek istiyor ). Hedeflerin için bunu uygulamak zorundasın. Kızı alacaktık ama içmeyecektin.
Bazen bu kadın bizimle kafa mı kırıyor diye kendime çok soruyorum. Ama ne olursa olsun ben bu kadını çok seviyorum.

Sonra bir araba galerisi açıyorum. Sabah, koltuğa daha yeni oturmuşum. Soğuk almışım, sesim çıkmayacak kadar kısık. Telefonum çalıyor. Sekreter:
– Anneniz arıyor.
Annem sesimi alamıyor:
– Sen de kimsin? Ben oranın patronu olan oğlumu arıyorum.
Hep o mu espri yapacak? Karar veriyorum espri yapma sırası bende:
– Ben Tayfun’un, sesinin kısılmış hali.
Annemin babama söylediğini duyuyorum:
– Tayfun’un arkadaşı Salih imiş. Bunu nereden buldu acaba? Çok salak bizim bu oğlan, her tanıdığına güveniyor.
Espri yaptığıma bin pişman oluyorum. Bunun şokunu atlatamadan telefonum yeniden çalıyor. Sekreter en iyi müşterimiz Nurdan Hanım’ın aradığını söylüyor. Konuşurken incelmekten neredeyse kopuyorum.
– Nurdan Hanım nasılsınız efendim?
– Hiç iyi değilim Tayfun Bey! Hiç iyi değilim!
– Hayırdır ne oldu? Galeriden biri yanlış bir şey mi yaptı?
– Kartvizitinizden işyerinizi arayacağım diye ev telefonunuzu çevirdim. Anneniz çıktı. Ben de sekreteriniz sandım. İkinci el araç olup olmadığını sordum. Bana ne dese beğenirsiniz? ‘ Ne yapacaksın kızım ikinci el arabayı? Ben sana ikinci el bir koca vereyim. Kardeşim yeni boşandı eşinden. Hem araba hep masraf açar. Kardeşim sana bakar. ‘ Bu nedir Tayfun Bey?
Susuyorum… Ne desem boş, biliyorum. Nurdan Hanım’ı ve paracıklarını kaybediyorum. Ama olsun. Ben bu kadına, her gün yeniden aşık oluyorum.

Cep telefonları çıkıyor. Annem geri kalır mı? Ben de isterim diyor, alıyorum.
– Hadi şimdi bana mesaj çekmeyi öğret.
Ablam, eniştem, kuzenler… Herkes bizde. Emine Sultan’ın cep telefonunu kutluyoruz. Ben telefonunu alıyorum. Selam yazıyorum ablama gönderiyorum. Nasılsın yazıyorum kuzenime gönderiyorum.
– Öğrendin mi? diye soruyorum.
– Salak değiliz, öğrendik tabi.
Bir gün sonra işyerinde telefonuma annemden mesajlar geliyor:
Bip ‘ oğlum ‘ bip ‘ akşam ‘ bip ‘ eve ‘ bip ‘ kaçta ‘ bip ‘ gelirsin ‘
Allahım inanamıyorum. Bir soru için 5 mesaj. Kesin yine benimle kafa kırıyor deyip arıyorum:
– Anne ne yapıyorsun bu ne?
– Öğrettin ya, kısa mesaj yazıyorum. Beceremem sandın değil mi? Yalnız çok kontör gidiyor akşama gelirken bana kontör al.
Telefonu kapatıyorum, gülsem mi ağlasam mı bilemiyorum. Ben bu kadını seviyorum.

İstanbul günleri başlıyor. Bir davetteyim. Kameraları görünce annemi arıyorum:
– Anne Kral TV kanalını aç, birazdan ben kameraların önünden geçeceğim.
Kameraları geçer geçmez yine arıyorum:
– Anne gördün mü?
– Yooo.
– Tamam bekle yeniden geçiyorum.
– Şimdi gördün mü?
– Yoooo.
– Tamam bu sefer yavaş yavaş geçeceğim. Gözlüklerin gözünde değil mi?
– Evet.
– Şimdi gördün mü?
– Yoooo.
– Anne nasıl görmezsin ya? Kral TV açık değil mi?
– Yooo, TRT açık. Köle Isaura’yı izliyoruz babanla. Sen de ikide bir arayıp durma bir şey anlamadım zaten.
– Ya anne aç dedim ya sana Kral TV’yi.
– Aman, senin suratını her gün görüyorum zaten. TV’de farklı mı çıkacaksın? Kapatıyorum. Bir daha arama. Rahatça bir film izlettirmedin. Oyuncu olmak için gitmediniz mi İstanbul’a? Git Köle Isaura’da oyna, o zaman görürüm.
Elimde telefon öylece kalıyorum. Anlayacağınız kafama koca taşı yiyorum.
Hafta sonu evde annemle televizyon izliyorum. Bir magazin programında kendimi görüyorum. Bu davette anneme görünebilmek için uğraştığım sahneler. Spikerin sesi beni anlatıyor
‘’Ünlü olmak için neler yapıyorlar!’’
Benim gözlerin televizyonda, annemin gözleri bende, hissediyorum. Saçımla oynuyorum. Cümlesini kulağımda hissediyorum.
‘’E annene bir imzalı fotoğrafını verirsin artık. Anlamadığım neden çok sık geçtin. Biraz arada mesafe koysaydın. Televizyonunu sonradan açanlarda görürdü.’’
Ben bu kadına bayılıyorum.

Şirketten çıkmış, aracımla köprünün kuyruğunda takılıyorum. Canım balık çekiyor, telefonu çıkarıp annemi arayacağım. Diyeceğim ki ona:
‘ Anne canım balık çekti, dolaptan çıkar da donları çözülsün. Ben eve geliyorum. ‘
Telefon çalıyor ve açılıyor. O sıra tam karşımda trafik polisi. Heyecandan ne diyeceğimi unutuyor ve hayatımın en büyük aptallığını yapıyorum:
– Alo canım çekti donları çöz 1 saate kadar eve geliyorum.
– Sana ne ulan benim donlarımdan! Sapık! Sen görürsün donu!
Ama ben bu sesi tanımıyorum. Telefonuma bakıyorum. A harfinde kasta kayıtlı bir oyuncuyu aramışım. Ölmek istiyorum. Daha 20 dakika geçmiyor ki telefonlarım çalıyor. Her arayandan aynı soruyu duyuyorum:
– Saati ne kadar? Neler dahil? Kendi evin var mı? Bana mı gideriz?
İnternette telefonum travesti diye dağıtılmış, anlıyorum. Yeni bir hat alıyor eve geliyorum. Telefonum Nokia 6600. Yeni çıkmış. Yanıyor. Tam kartımı değiştireceğim yine çalıyor. Bu 1.5 saat içinde altmış bilmem kaçıncı müşterim, artık sayamıyorum. Belki iştir diyerek açıyorum.
– Alo nerdesin gelip alacağız seni?
– Beyefendi sizinle birisi alay etmiş. Ben travesti değilim.
Annemin odaya geldiğini görüyorum. Telefonu kapatacağım derken, yanlışlıkla kapatma düğmesinin üstünde duran dış hoparlör tuşuna basıyorum ve adamın sesini odaya yayıyorum.
– Nazlanma, paran peşin gel yap işini al paranı.
Telefonu kapatıyorum. Başımı kaldırıyor annemle göz göze geliyorum. Sessizlik…
– Sen de bozulmaya başladın Tayfun.
– Ne… Ne gibi anne?
– Bak adam paranı peşin verecekmiş, neden gidip yapmıyorsun? Çok mu uzun sürecek?
– Bi… Bilmem… Adamın ne isteyeceğine bağlı.
– Hadi hadi, git gör adamın işini sonra gel de yemek yiyelim. Yazık adama, çaresiz kalmasa bu saatte neden arasın? Kardeşini de göndereyim mi onun için de değişiklik olur?
– Yo… Yok anne. Adam tek kişi istedi.
– Tamam, uzarsa haber ver merakta kalmayayım.
– Ta… Tamam anne.
Kafamda binlerce soru çıkmak için hazırlanıyorum. Dayanamıyor soruyorum:
– Anne nereye gittiğimi biliyor musun?
– Film çekmeye gitmiyor musun? Arayan kimdi ki?
– Ha evet anne film. Yönetmendi.
Kapıdan çıkarken:
– Sanat filmi, diye mırıldanıyorum.
1 saat sokakta dolaşıyor ve tekrar eve dönüyorum. Tebrikimi alıyorum:
– Aferin oğluma bak hemen yaptı geldi.
Ama bu sefer gururlanamıyorum…

İstanbul- Tekirdağ karayolu, 35. km
Emine Sultan arkada oturuyor. Gözleri radar, sağı solu gözlemliyor. Her gözlemlediği hakkında sorular soruyor.
– Bu demiri neden çakmışlar buraya? Öndeki araba ışıldaklarını neden yakıp söndürüyor?
Arada sırada da enseme tokadı yapıştırıyor
– Yine hızlandırdın arabayı anlamadım sanma.
İlginç bir soru duyuyorum;
– Bu horozlar bu kamyonlarda giderken bozulmuyor mu?
Sanırım şeker piliç kamyonu falan gördü diye düşünüyor cevap veriyorum.
– Yok anne onların içinde derin dondurucular var piliçlere bir şey olmaz.
– Yuh! Koskoca kamyona buzdolabı mı koymuşlar? Kim bilir kaç tane horoz vardır içinde.
– Anne piliç onlar, neden ikide bir horoz deyip duruyorsun?
Enseme tokadı yine yiyorum.
– Hadi oradan 15 yıl köyde hindi çobanlığı yaptım ben, (kariyerini söylüyor) bana mı öğreteceksin horozu pilici?
Bir an kendimden bile şüphe duyuyorum. 41. km de arabayı durduruyor ve bekliyorum. 5 dakika sonra yanımızdan tırlar geçiyor. Üzerlerinde kocaman yazılar.’Horoz Lojistik’
Nasıl açıklayacağımı düşünürken annemin cevabı ile susuyorum.
– Gördün mü? Senin gibiler için horozun resmini koymakla yetinmemişler anlayasın diye yanına da horoz olduğunu yazmışlar. Cahil evlat.
Babam söze giriyor.
– Onlar taşımacılık şirketi. Bak hepsi aynı şirketin. Sıra sıra gidiyorlar.
Bu seferki laf babama;
– Sen lafa girmezsen kusur kalırsın zaten. İki kültürsüz. Onlara sıra sıra denilmez. Kovboy halinde denir. Kovboy hali…(Konvoyu kast ediyor…) Huh ikinize de!

Bir gün annemle Deniz’i tanıştırıyorum. Beğeniyor tebrik ediyor ama odaya da çekiyor;
– Nerden buldun bu güzel kızı? Sen tek başına beceremezsin. Ama aferini hak ettin.
– Yok anne, biz iş ilanı vermiştik öyle tanıştık diyor cevabımı alıyorum:
– İş yazacağına eş mi yazdın? Hadi hadi sallama da doğruyu anlat.
– Ya valla bak…
– Neyse kurtuldun sanma, dua et kız burada misafir. Sonra sıkıştıracağım yine.
Derin bir oh çekiyorum. Günler sonra bir gün teyzemin kızı iş bulmuş, müjde için bizi ziyarete geliyor. Tebrik ediyorum. Annem atılıyor:
– Aman dikkat et iyi seç gireceğin yeri, çalışan diye alırlar sonra da kandırırlar. Her gün görüyor, duyuyoruz.
Sonra bana bakıyor:
– Yaşamışlığımız da oldu hani!
O an utanıyor, yerin dibine giriyorum.
Herkes gittikten sonra soruyorum:
– Neden öyle bir şey söyledin? Hani Deniz’i bulduğuma sevinmiştin?
‘’Ben Deniz’i seviyorum. Hem de çok. Ama herkesin kayınvalidesi benim gibi çıkmayabilir. Bir gün ben ölürsem sen o kızı üzersin. Ama diyetini de ödersin, bak annem dedi dersin.’’
Yıllar sonra bu dediğini yaşıyorum…

Ve o kara güne uyanıyorum… 24 Haziran 2007
Annemi arıyorum. Bir muzırlık yapıp, sesini kaydetmek için telefonda ses kayıt programını açıyorum.
– Anne sen bugün beni çağırdın ama ben gelemiyorum.
– Aman oğlum çıkma bu havada zaten. Korkunç bir sıcak var. Ölmezsek iyi. Hem yarın biz babanla geliyoruz. Ya da baban tek gelir. Bilmiyorum.
Bir ağırlık çöküyor üstüme, gözlerimi açamıyorum. Telefonu sessize alıp uyuyorum. Bir sıkıntı içinde uyanıyorum. Karşı koltukta telefonumun ışığı yanıp sönüyor, görüyorum. Elime alıyorum… Annemin telefonundan 50 küsur çağrı… Babama bir şey oldu diye korkuyorum. Açamıyorum. Sonra cesaret topluyor, arıyorum. Telefona çıkan annem değil, Yasemin. Anneme bir şey oldu anlıyorum. Annem telefonunu kimseye vermez, tanıyorum.
– Tayfun, Deniz’i de al hemen buraya gel.
Sesim çıkmıyor. Korkuyla soruyorum:
– Yasemin anneme ne oldu?
– Hemen gelin hadi bir şey sorma.
Gözüm yastığıma takılıyor. Yastığımda damla damla ıslaklıklar. Rüyamda ağlamıştım, hatırlıyorum. Deniz’i arıyorum:
– Annem ölmüş Deniz.
Sadece nefesini duyuyorum… O gece, beni biri Tekirdağ’a götürsün diye ne kadar dostum varsa arıyorum. Ama herkesin işi var. Aklıma Ümit Ağabey geliyor.
– Hemen geliyorum koçum ne demek.
Hastaneye vardığımızda bütün akrabaları görüyorum. Morga iniyoruz. Annemi sorduğu horozlar gibi bir dondurucunun içinde buluyorum. O yem yeşil gözleri kapanmış. Açsın diye dua ediyorum. Bembeyaz teni morarmış, sarılıyorum ama sıcaklığını duyamıyorum… Şu an bunları yazarken bile o anı yaşıyorum… Aylar sonra Ümit Ağabey şirketimi dolandırıyor, yakalanıyor. Savcılıktan çağırılıyorum. Şikayetçi olmadığımı söylüyorum. Çevremdekilerin her birisi bir lakap takıyor. ‘’Enayi, aptal, salak, kesin Ümit ile ortak,’’ Oysaki hiç birisi değil. O adam beni anneme götürdü. Bu gerçeği ilk defa şimdi yazıyorum.

Günler sonra mezarını ziyaret ediyorum. Elini tutar gibi sıkıyorum mezar taşını, göğsüne yatıyorum. Yıllardır sakladığım bir yalanı itiraf ediyorum:
– Beni affet anne. Sana hep yalan söyledim. Benim saçımda hiç bit olmadı. Saçımla oynaman o kadar hoşuma gidiyordu ki… Dizinde yatarken ellerini saçımda hissetmek ve öylece uyumak için anne. Koca adamdım, başka bir sebep bulup dizine yatamadım. Hep söyleyeceğim bir gün diyordum ama yapamadım. O huzur dolu anlara kıyamadım. Bugüne kısmetmiş. Geç kaldım. Özür diliyorum.
Sonra anneannemin mezarına gidiyorum, annemin hemen yanında.
– Sana, bu kadını bana anne olarak dünyaya getirdiğin için teşekkür ediyorum.
Şehre dönmek için yoldayım. Yolumun üzerine Yasemin’in işyerine uğrayıp bir çay içiyorum.
– Nasılsın Yasemin? Annemin yanından geliyorum.
– Rahmetli ne iyi kadındı. Biliyor musun Tayfun ben onu çok özlüyorum?
– Sen yine şanslıydın, son anında yanındaydın. Ya ben?
– Üzülme Tayfun, belki yanında seni görse daha kötü olacaktı.
Sonra gülümsediğini görüp soruyorum:
– Hayırdır Yasemin? Geldiler mi?
– Ha yok… Emine Teyze. Ne tuhaf kadındı. Bir gün benden bit bulmamı istemişti. Ne gülmüştüm.
– Bit mi?
– Evet, bildiğimiz bit. Senin kafana salacakmış. Neden diye sordum ama anlatmadı. Şimdi o aklıma geldi. Çok ilginçti. Neler bilirdi ama susardı.
Şaşırıyorum. Hoşça kal diyemeden kalkıp çıkıyorum. Caddede bomboş yürüyorum. Kendi kendime söyleniyorum:
– Demek anlıyordun…
Bildiğine göre, ona yalan söylemiş sayılmıyorum. Mutlu oluyorum.
Eve gelip eski albümleri açıyorum. Aşık olduğum kadınlar geliyor aklıma. Annemin resmine bakarak onları anlatıyorum:
Bak anne, Ş……’nin burnu tıpkı sen, G..… senin gibi çok vefakardı. P….. senin kadar lezzetli yemekler yapardı. B….’nın gözleri senin gibiydi, yemyeşil… Şimdi Ö…. var. Ne kadar kızdırsam da senin gibi affediyor beni. Ama şimdi uzağız biraz…
Sonra susuyorum… Düşünüyorum… İşaret ve orta parmağımı birleştirip şah damarıma götürüyorum:
– Allahım ben bunu nasıl anlayamadım?
Balkona çıkıyorum. Uzaklara dalıyorum. Kendime bir gerçeği itiraf ediyorum:
Ben her kadında ANNEMİ arıyorum…

Bebekken dökülen gözyaşlarımı
Güneşe sererek kuruttun annem
Senin şefkatinden uzak büyüdüm
Çocuklar güler mi unuttum annem

Seni beklemekti gecem gündüzüm
Seni dilemekti en güzel sözüm
Kim bilir yetimim belki öksüzüm
Ben neden doğmuştum unuttum annem

Gittiğin yerlerde çiçeğin var mı?
Onlarda ben gibi yaramazlar mı?
Terk edip gidersen ağlamazlar mı?
Çocuklar güler mi unuttum annem…

Anneler günün kutlu olsun…

Duyduk ki bizi öldürmek istiyormuşsunuz!

Biz sokaklarda tehditmişiz… İnsanlara saldırıp huzuru bozuyormuşuz… Hatta gencecik bir lise öğrencisini öldürmüşüz güya… Nasıl olsa konuşamıyoruz, nasıl olsa kendimizi de savunamıyoruz ya… Kimsemiz […]

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir